Sohbet, Bedava sohbet, Sohbet odalari, Chat, Canli Sohbet, cet, siber alem sohbet,sohbetci, alemsohbet, sohbet odalari, sohbetim, muhabbet, islami sohbet

     Nickinizi yazip sohbete baslayin 
 
 
sohbet


Archive for Aralık, 2008


SİYASET VARLIĞIMIZI TEHLİKEYE ATIYOR

Türkiye’de devletin varlığına ve bekasına yönelik tehdit değerlendirmesini yapma yetkisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde; bu değerlendirmeye göre uygulanacak siyaseti belirlemek yetkisi ise hükümettedir.

Hükümetin, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi adı altında ortaya koyacağı yol haritasına göre her kurum ve kuruluş üzerine düşen görevleri yaparak Türkiye’yi olası tehditlerden kurtarmak durumundadır, çünkü devletin ve milletin yaşaması buna bağlıdır.
Biz, bu yok edilmesi gereken tehdit tespitine “Kırmızı Çizgiler” diyoruz, yani “olmazsa olmazlar” ya da “savaş nedeni sayılacak durumlar” veya “ulusal çıkarları korumak için yapılacak eylemler”. Peki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kırmızı Çizgileri var mıdır, varsa nedir?YIL 2002, EKİM

Gazeteci yazar Fikret Bila, 2003 yılında “Sivil Darbe Girişimleri ve Ankara’da Irak Savaşları” isimli bir kitap yazdı ve bu kitapta Dışişleri Bakanlığına ait bir rapor yayınladı. 14 Ağustos 2002 tarihli bu raporda, olası Irak savaşına ilişkin değerlendirmeler yapılıyor ve Türkiye’nin Kırmızı Çizgileri çiziliyordu. Buna göre;

- Bağımsız bir Kürt devletinin kuzey Irak’ta ilan edilmesi,

- Musul ve Kerkük’ün Kürtlerin denetimine girmesi,

- Kürtlerin bağımsızlaşmasına yol açacak adem-i merkeziyetçi yapıların ortaya çıkması,

- Türkmenlerin de Kürtler gibi Irak nüfusunun ana unsurlarından biri olarak görülmediği adem-i merkeziyetçi yapıların kurulması halinde,

Türkiye, ulusal çıkarlarının ve ulusal güvenliğinin tehlikeye düştüğünü var sayarak, Irak’a müdahale edecekti.

Bu raporu kim hazırladı; Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı.

Ağustos 2002’de Irak krizinin tırmanması üzerine Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın başkanlığında toplantılar yapıldı, Türkiye’nin ulusal çıkarları ve güvenliği masaya yatırıldı ve nihayetinde Türkiye’nin Kırmızı Çizgileri çizildi. Yukarıda sayılan kırmızı çizgilerin aşılması demek; Irak’a savaş açmak demekti.

YIL 2003, MART

Türk tarihine “1 Mart Vak’ası” olarak geçen ve Irak’a asker gönderilmesine ilişkin hükümet teklifini kapsayan tezkere 1 Mart 2003 günü TBMM’nde yapılan oylamada Yüce Meclis’ten geçmedi.

Asker gönderilmesinin yanı sıra ABD kara birliklerinin Türkiye’de konuşlandırılmasına ve Irak’a Türkiye’den sevk edilmesine de izin verilmesini amaçlayan bu tezkere, 100 AKP milletvekilinin CHP milletvekilleriyle birlikte hayır oyu kullanmasıyla reddedildi.

Peki, sonra ne oldu?

Önce biraz geriye gidip yaşananları bir hatırlayalım; günümüzün Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ’siyaset yasağı’ nedeniyle 3 Kasım genel seçimlerinde milletvekili adayı olamadı. Ama seçim sonucunda partisinin tek başına iktidar olarak çıkmasının ardından, önce ’siyaset yasağı’ kaldırıldı, peşi sıra 3 Kasım seçimleri Siirt’te iptal edildi ve 9 Mart’ta yenilenen seçimlerde milletvekili oldu.

Cumhurbaşkanı tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve ardından 14 Mart’ta 59uncu hükümetin Başbakan’ı oldu. 15 Mart’ta Abdullah Gül’den Başbakanlığı devralan Erdoğan, 19 Mart 2003’te ikinci savaş tezkeresini Meclis’e sundu.

Hükümetin getirdiği “sınırlı” savaş tezkeresi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce 20 Mart 2003’te kabul edildi. Bu EVET sonucu; Türk hava sahası Amerikan uçak filolarına açıldı, İncirlik hava üssü Irak’a doğrudan müdahale için Amerikalılara tahsis edildi.

Tezkerenin Meclis’ten geçtiği 20 Mart günü ABD, 91 Özal politikasıyla hayata geçirilen “Çekiç Güç” ya da “Kuzeyden Keşif Harekatı’na” son verdi ve Türkiye’nin tam desteğini alarak Saddamlı Irak’a savaş açtı.

Savaş süredursun, 10 Nisan 2003 sabahı Barzani’nin peşmergeleri Kerkük ‘e girdi ve ABD’nin göz yummasıyla kentin bürokrasi, ekonomi ve de güvenliğini eline geçirdi. Sonrasında, başka bölgelerden getirilen binlerce kişi Kerkük nüfus kayıtlarına geçirildi ve “bunlar da Kerküklüdür” denilerek demografik yapı Barzani lehine değiştirildi.

1 Mayıs 2003’te ABD, Irak savaşını kazandığını ve savaşın fiilen sona erdiğini ilan etti ve 4 Temmuz 2003’te Türk milletinin kahramanı olan 12 Mehmetçiği esir alarak başlarına çuval geçirdi.

Şimdi ilk soru şudur; Türkiye’de ne değişti, ne değişti de Ağustos 2002’de savaş nedeni olarak sayılan Kerkük’ün Barzani tarafından 2003’te işgali karşısında Türk hükümeti sessiz kaldı?

İkinci soru ise şudur; 1 Mart’ta “savaşa hayır” diyen ulusal irade, ne olup bitti de yirmi gün sonra “savaşa evet” dedi? Sözde müttefik olan ABD’nin Irak savaşına destek verilmiş olmasına rağmen, Mehmetçiğin başına, onursuz ve ahlaksız bir oldubittiyle çuval geçiren ABD’ye karşı Türk hükümeti neden tavır almadı ve ABD’ye şartsız destek vermeye devam etti, neden?

YIL 2007, NİSAN

Şimdi bir yıl geriye gidelim ve Genelkurmay’da yapılan basın bilgilendirme toplantısında Orgeneral Büyükanıt tarafından yapılan tehdit değerlendirmelerine bir göz atalım.

Orgeneral Büyükanıt, 12 Nisan 2007’de düzenlenen bu toplantıda, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan birinin terör sorunu olduğunu şu sözlerle ifade etti;

“Unutulmamalıdır ki, terör çok boyut bir sorundur. Terör, sadece silahlı mücadele sorun değildir. Terörün, sadece askeri ve güvenlik boyutu yoktur. Ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal boyutları vardır. Bu boyutların tümünde gerekenler yapılmazsa terörle mücadelede başarılı olma şansı düşük olacaktır.

Orgeneral Büyükanıt;

“Bugün PKK’yı Kuzey Irak’tan, Kuzey Irak’ı Irak’ın bütününden ayrı düşünerek çözümler üretemezsiniz, hepsi birbiriyle organik ilişki içinde. Dolayısıyla olaya bütünsellik içinde bakmak ve çözümleri de o bütünsellik içinde oluşturmak zorundayız.

şeklindeki değerlendirmeleriyle PKK-Barzani ve Irak’ın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ifade ederek, Türkiye’nin Irak politikasının ne denli önemli olduğunun altını çizdi.

Ardından, 91 Özal siyasetinden ders alamamış Erdoğan hükümetinin ortaya koyduğu Irak politikasının da iflas etmiş olduğunu açıkladı;

“İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye iki nedenle zararlı çıkmıştır.

Bir; coğrafyasına hapsolmuştur.

İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir. Daha önceleri PKK ile mücadele içinde olan Kuzey Irak’taki Kürt gruplarından bir tanesi ki bir zamanlar KYB, PKK ile birlikte o Kürt grubuna saldırıyordu, şimdi doğal bir müttefik haline gelmiştir ve Kuzey Irak’ta çok büyük bir hareket serbestisine sahiptir.”

Bu değerlendirmelerin ardından Büyükanıt;”Yine Kuzey Irak’a baktığımız zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; hazırlanmış olan bir taslak anayasa var. Bu iyi incelendiğinde şu görülmektedir:

Kağıt üzerinde federal bir yapı oluşturuluyor. Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge. Ama anayasanın içindeki hükümleri iyi incelediğinizde, bunun değil federasyon, konfederasyon bile olmadığı, gevşek bir konfederasyon yani kopmaya hazır bir konfederasyon şeklinde olduğu görülmektedir.

Başka bu anayasadan kaynaklanan, uygulamalarından kaynaklanan ne durum var? PKK’nın varlığı orada kök salmıştır. Çünkü Kuzey Irak’ta, Irak güvenlik kuvvetlerinden bir tane silahlı insan dahi bulunmamaktadır. Bugün Süleymaniye hava meydanına indiğiniz zaman, ziyarete gidiyorlar, onu sadece Kürt bayrakları karşılar. Irak bayrağı yoktur. Karşılama töreninde de Kürt milli marşı çalar. Irak’ın marşı yoktur. Şu anda Kuzey Irak’ta durum budur.

Federal bir yapıda bazı şeyler merkezi olur. Kuzey Irak’ta merkez bankası kuruldu. Bunun anlamı; her yönüyle diğerlerinden ayrı müstakil bir yapı oluştu. Merkez bankası para basıyor. Kendi parasını kullanıyor.” şeklindeki tespitleriyle Irak’ın toprak bütünlüğünün artık kalmamış olduğunu ve kuzeyde bir Kürt devletinin inşa edildiğini açıkça ifade etmiştir.

Bu açıklamalar 2002 Türkiyesinin kırmızı çizgileriyle yan yana getirildiği zaman, şu doğal sonuca ulaşılmaktadır; ulusal çıkarların korunabilmesi ve terörün etkisiz hale getirebilmesi için Irak’a savaş açmak şarttır.

Nitekim Büyükanıt; “Irak’a operasyon şarttır ve faydalı olacaktır.” şeklindeki sözleriyle Türkiye’nin siyasi hedeflerine ulaşabilmesi için askeri operasyonlara başvurmaktan başka bir çıkar yolunun bulunmadığına işaret etmiştir.

TÜRKİYE’DE NE DEĞİŞTİ?

Milli Güvenlik Kurulu’nun asker kanadının en yüksek otoritesi durumundaki Genelkurmay Başkanı’nın bu tespit ve değerlendirmeleri boşlukta kalmıştır, çünkü Erdoğan hükümeti bu sayılan tehditlere karşı harekete geçmemiş ve siyasi bir karar almamıştır.

TSK harekete geçirilmediğinden de bu tehditler artarak devam etmiştir. Peki, Türkiye’de ne değişmiştir de ulusal çıkarlar korunamaz duruma düşülmüştür?

Türkiye’nin kırmızı çizgilerine ne olmuştur? Bu sorunun cevabı açık ve nettir; Türkiye’de siyasi zihniyet değişmiştir, 20 Mart tezkeresiyle ABD’nin savaşına tam destek veren Erdoğan hükümeti tarafından bu çizgiler kaldırılmış ve Barzani’nin Kerkük işgaline göz yumulmuştur.

Başka; Irak kuzeyinde temeli atılan bağımsız Kürt devleti’ne karşı Erdoğan hükümeti harekete geçmeyerek bu kırmızı çizgiyi de silmiştir. Başka; Irak’ın merkezi idaresinden bağımsız bir Barzani liderliğinin ortaya çıkması karşısında tepki gösterilmeyerek yeni oluşum kabullenilmiş ve bu kırmızı çizgi de görmezden gelinmiştir.

Daha başka; son kırmızı çizgimiz olan Kerkük Türkmenlerinin merkezi idaredeki etkinliği ile Kerkük’teki varlığının tehlikeye düşmesi karşısında da Erdoğan hükümeti harekete geçmemiş, dolayısıyla Türkiye’nin artık Irak’ta kırmızı çizgileri kalmamıştır.

Peki, 1 Mart’ta “hayır” denilen tezkereye yirmi gün sonra neden “evet” denilmiştir? Bu soruda geçen zaman içerisinde cevabını bulmuş olup, Erdoğan hükümetinin gücünü artık ulusal iradeden değil, ABD yörüngesindeki siyasetinden aldığını açıkça ortaya koymuştur. ABD’ye verilen tavizler karşısında hükümetin kullanabileceği bir politik güç artık bulunmamaktadır.

Türkiye artık Irak’ın ve Körfez ülkelerinin değişiminde söz sahibi bir ülke değil, ABD’nin kararlarına kayıtsız ve de şartsız uyan, Orta Doğu’daki ulusal çıkarlarını ABD’nin ulusal çıkarları uğruna feda etmiş bir ülke konumuna düşmüştür.

Peki, TSK’nin tehdit değerlendirmeleri ne olmuştur?

Hiçbir şey; 4 Temmuz’da yaşanan “çuval olayı” karşısında hükümetin ABD’ye karşı bir tavır alamamış olması ve 21 Ekim Dağlıca baskını ile 9 Mayıs–3 Ekim Aktütün baskınlarında da Irak’a karşı harekete geçememiş olması, bu “hiçbir şeyi” açıkça göstermektedir. ABD rotasında Erdoğan hükümeti ile yürüyen Türkiye’nin, Irak’ta çizebileceği bir kırmızı çizginin söz konusu olabilmesi de artık olası değildir.

VARLIĞIMIZ TEHLİKEDE

BOP’un temel taşı durumunda olan sözde Büyük Kürdistan projesinde PKK terör örgütünün silahlı misyonunu tamamladığını düşünen ABD, artık bölge ülkelerini parçalama stratejisini Barzani üzerinden yürütecektir.

Doğu illerimizde aşiret ve mezhep bağları dolayısıyla önemli bir etkinlik alanı bulunan Barzani, ABD’nin desteğiyle “silahsız PKK misyonunu” üstlenebilecek, dolayısıyla Türkiye yakın gelecekte PKK terör örgütünün talepleri ile değil, aynı talepleri yineleyecek olan Barzani ile karşı karşıya gelecektir.

Hükümetin, ABD ve AB rotasında işleyen siyasetinin yol açtığı bu durum Türk milleti ve devletinin varlığı ve bekasını tehlikeye atmaktadır. Irak kuzeyinde oluşan Kürt devleti ve Barzani liderliğinin ön plana çıkarılmasıyla Türk milletinin iç barışı da tehdit altına girmiştir.

Türkiye’nin ulusal güvenlik siyaseti, Erdoğan hükümetiyle, artık kendini işletemez hale gelmiştir. Türkiye’nin ulusal çıkarları ve ulusal güvenliğiyle doğrudan ilgili olan Irak’taki bu olumsuz gelişmeler ile ABD-Barzani ve AB-PKK ilişkilerinin boyutu aklıselim düşünen insanları gelecekten endişe duyar hale getirmiştir.

Türkiye’nin varlığını ilelebet sürdürebilmesi için Irak’taki ulusal çıkarlarını koruması ve yurt içindeki ulusal birlik ve beraberliğini daha da sağlamlaştırarak geliştirmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kasım 2002’de Kırmızı Çizgilerin çizilmesini gerektiren koşullar ortadan kalkmış değildir ve üstelik Nisan 2007’de ortaya konulan tehditler ile asker kullanım koşullarında da bir değişiklik olmadığı gibi, aksine dış ve iç tehditler ağırlaşarak sürmektedir.

Bundan böyle terörle mücadeleyi tek başına ele almak sonuç getirmeyeceği gibi, Türkiye’nin Barzani ya da ABD veya AB ile olan ilişkilerinin de tek başına masaya yatırılması sonuç getirmeyecektir. Demokrasiden ödün vermeden sorunları aşabilmenin yolu demokratik savunma mekanizmalarını etkin bir biçimde çalıştırmaktan geçmektedir.

KIRMIZI ÇİZGİLER ÇİZİLMELİ

Her şeyden önce “Ulusal Güvenlik” aktörlerinin, başta terör olmak üzere terörle ilintili dış politik sorunları bir iç güvenlik sorunu değil bir ulusal güvenlik sorunu olduğunu kabul ederek işe koyulması gerekmektedir.

Bu sorunların İçişleri Bakanlığı düzeyinde ele alınacak tedbirlerle çözülmesinin mümkün olmayacağı baştan kabul edilerek oturulacak masada, öncelikli olarak Milli Güvenlik Bakanlığı’nın kurulması ve bu bakanlık bünyesinde bilgi toplanması, depolanması, arşivlenmesi, bilgiye ulaşılması, değerlendirilmesi şekliyle “ön alıcı” eyleme geçilmesi düşünülmelidir.

Ulusal çıkarların korunması temelinde çizilecek Kırmızı Çizgiler MGK’da yapılacak olağanüstü bir toplantı ile yeniden masaya yatırılmalı ve 2002’deki değerlendirmeler göz ardı edilmeksizin yeniden çizilmelidir. Bu çizgiler doğrultusunda Erdoğan hükümeti ulusal güvenlik siyasetini ortaya koymalı ve bir seferberlik anlayışıyla ulusal direnci oluşturacak dinamikler eyleme geçirilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, ulusal çıkarlarını koruyamayan ve ulusal güvenliğini sağlayamayan bir ulusun yaşaması mümkün değildir. Ulusal güvenlik çarkı dönmüyorsa eğer, ulusal dinamikler içerisinde yer alan tüm güçlerin işbirliği yaparak bu çarkı döndürmesi kaçınılmaz ulusal bir görev düşünülmelidir.

 


TUSAM- TÜRKİYE ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİLERİ

BÜYÜK TÜRK MİLLETİ,

Evet, öncesi ve sonrası ile 1915
yaşanan bir “büyük felaket”in adıdır.

Felaketi yaşayan da Müslüman Türk Milleti’dir:
Amerikalı nüfus bilimci Prof. Dr. Justin McCARTHY;
1821 Yunan İsyanı’ndan 1922 Milli Mücadele’nin sonuna kadar geçen
yüz yıl içinde toplam:
5.060.000 Müslüman Türk’ün “öldürüldüğünü”;
5.381.000 Müslüman Türk’ün de “göçe çıkarıldığını”
belirtmektedir…

Yerli ve yabancı bütün arşiv belgelerinin, tarafsız bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı tarihi gerçek felakete maruz kalanın Ermeniler değil, Türkler olduğudur.

Dört yüz yıl Osmanlı Devleti’nin her türlü hakkı tanıyarak içinde yaşattığı Ermeniler; emperyalist güçlerin yüzyıllardan beri Türk milleti üzerindeki hain emellerinin bir tezahürü olarak ihanet içine düşürülmüşlerdir. Bu nedenle de Birinci Dünya Savaşı öncesinde 36, savaş sırasında da 17 büyük isyan ve terör olayına kalkışmışlardır.

Mustafa Kemal’in önderliğinde yeniden doğan ve ayağa kalkan Türk milletini bir türlü hazmedemeyen emperyalist güçler, dün olduğu gibi bugün de Türk Milletinin onur ve şerefini bir insanlık suçu olan “soykırım” ile lekelemek istemektedirler.

Dün Ermeni Taşnak, Hınçak ve ASALA terör örgütlerini kullanan emperyalizm bugün yine Ermeniler üzerinden bu lekeleme kampanyasını sürdürmektedir.

Halbuki, Ermeniler eğer bugün yaşıyorlarsa varlıklarını Türk milletinin binlerce yıllık engin merhametine, adaletine ve hoşgörüsüne borçludurlar.

Esasen bu olgu bile “soykırım” iddialarına karşı tek başına en somut cevaptır.

Bütün bu gerçekler ışığında Ermenilerden niçin özür dileyeceğiz?

• Emperyalistlerle işbirliği yaparak yüzyıllarca bir arada yaşadıkları Türk Milletine ihanet edip, arkadan vurdukları için mi?

• Doğu Anadolu ve Kafkasya’da 1.600.000 Müslüman Türk’ün katledilmesine ve 1.170.000 Müslüman Türk’ün göç ettirilmesine sebep oldukları için mi?

• ASALA ve “Adalet Komandoları” adlı Ermeni terör örgütlerinin 1974’ten 1986 yılına kadar sürdürdükleri eylemlerde 34’ü dışişleri mensubu olmak üzere 70 kişiyi öldürdükleri ve 574 kişiyi yaraladıkları için mi?

• Kardeş Azerbaycan topraklarını işgal ettikleri için mi?

• 1992 yılında Hocalı’da çoluk çocuk, yaşlı demeden binlerce Azerbaycan Türkü’nü katlettikleri için mi?

• Bütün bunlara rağmen tarihi de tahrif ederek dedelerimize “katil”, “soykırımcı” yaftasını yapıştırmaya çalıştıkları için mi?

Hayır! Biz bu oyuna gelmeyeceğiz…

YÜCE TÜRK MİLLETİ,

Al Bayrağının altına sığınan dini, dili, ırkı ne olursa olsun bağrına bastığın, en müşkül anlarında bile elinden tuttuğun insanların zaman zaman sırtlarını emperyalistlere dayayıp karşına geçerek senden hesap sormaya çalışması seni şaşırtmamalı…

Sen bu işbirlikçi hainleri zaten derin tarihi tecrübenle tanıyorsun… Damarlarında akan kandan ve kimliklerinden şüphesi olan “sözde aydınların” senin onurunu ve çocuklarının geleceğini lekelemelerine izin vermeyeceğini biliyoruz.

Gün, tarihimize, kimliğimize ve milli çıkarlarımıza sahip çıkma günüdür… Çünkü “özür dilemek” gibi masumane bir gerekçe ile başlatılan bu süreç, “tazminat” ve “toprak talebi” ile devam edecek, bekamıza kastedecek bir sonuca doğru gidecektir…

Bu ihanete karşı birlik ve beraberliğimiz muhafaza ederek, sesimizi yükseltmek hem ecdadımıza hem de çocuklarımıza karşı milli bir görevdir.

Dik duralım, ihanet oyununu bozalım, kimliğimize ve onurumuza sahip çıkalım.

 

 

 

 

 


Akp Laikleri Ötekileştirdi

Açık Toplum Enstitüsü ve B.Ü desteğiyle yapılan araştırmaya göre, AKP iktidarı, cemaatlerin güçlenmesi gibi etkilerle laikler yalnızlaştırıldı. Mahalle baskısından uzak bir yaşam alanı kurmak oldukça zor. Sünni-Türkler diğer kesimlerin taleplerine duyarsız İslami kesimin şikâyetleri azaldı, laik kesimin şikâyetleri arttı. Artık, cuma namazına giden, başı açık olan eşlerin örtündüklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda’ olduğu, oruçlu olunmasa bile oruçluymuş gibi davranıldığı yeni bir tip belirdi

Türkiye’de din, muhafazakârlık ve toplumsal baskı arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla yapılan bir araştırmaya göre, AKP iktidarının kadrolaşması, dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesinin sonucu, laikler yalnızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ya da iktidar kaynaklı baskıya maruz bırakılıyor.
Açık Toplum Enstitüsü ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi’nin desteği ile sosyolog ve siyaset bilimci Şerif Mardin’in gündeme getirdiği “mahalle baskısı” kavramından yola çıkılarak, Türkiye’de din, muhafazakârlık ve toplumsal baskı arasındaki ilişki araştırıldı.
“Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adlı araştırma, Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın sorumluluğunda yürütüldü.

Laiklerin şikayeti
Saha araştırmasına göre, AKP iktidarının kadrolaşması, dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesi sonucunda laik kimliği olan kişiler yalnızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ya da iktidar kaynaklı baskıya maruz bırakılıyor.
1999’da kadar yapılan birçok ankette “laik” kesimin dindarları baskı altında tuttuğu yönündeki saptamalar, bugün tam tersi bir duruma işaret ediyor. 1999 yılında halkın yüzde 42’sinin “Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığı” yönündeki kanısının, 2006’da yüzde 17’ye düştüğünün hatırlatıldığı araştırmada, bugün AKP iktidarıyla birlikte İslami kesimin şikayetlerinin azaldığına, laik kesimin şikâyetlerinde artış olduğuna dikkat çekiliyor.

AKP’de alt – üst farkı
Araştırmada, Türkiye’deki farklılıkların zenginlik olduğunu, kimsenin yaşamına ve tercihlerine karışılmaması gerektiğini sık sık dile getiren AKP’nin üst yönetimin bu söylemiyle, yerel yönetimlerdeki partililerin icraatları arasında kopukluk olduğu hatırlatılıyor. AKP üst yönetiminin bu durumu görmesinin Türkiye’deki siyasi gerginliğin çözülebilmesi için bir ön şart olduğu belirtiliyor.
Saçları uzun, küpeli, ya da renkli tişört, mini etek giydikleri için halkın baskısına maruz kalan gençlerden, sol kimlikli ya da Kürt üniversite öğrencilerine, laik kimlikli memurlara, Alevi ya da başı açık-kapalı kadınlardan lise öğrencilerine kadar, pek çok kişi ile yapılan mülakatlardan edinilen genel izlenim şöyle:
AKP iktidarıyla birlikte kamusal alanda yeni bir “prototip”in ortaya çıktı.

Önyargılar yeni değil
Araştırmacılar, toplumdaki önyargıların pek çoğunun yeni olduğunun iddia edilemeyeceğini belirtiyor ama, yeni durumu da şöyle ifade ediyor:
“Ancak, laik kimliktekilere karşı olan iktidar kaynaklı ayrımcılık ve baskı, eğitim alanında cemaatlerin faaliyetleri, laik kimliktekilerin ticari hayattan dışlanması ve içki yasağı gibi konular ile ramazan aylarında oruç tutmayanlara karşı sergilenen hoşgörüsüzlük, cuma namazına katılma ‘zorunluluğu’ v.b. toplumsal baskılar, eskiden var olmayan yeni bir ortamın mevcudiyetine de işaret ediyor.”
Araştırmacılar, bu yeni “prototip”in özelliklerini şu sözlerle anlatıyor:
“Mülakatlarda, esnafından, işadamından, memuruna kadar iş yaşamında yer alan çoğu kişinin, ‘Ben de sizdenim’ mesajını vermek üzere cuma namazına gitmeye, ya da kılıyor görünmek için kepenk kapatmaya başladığını, o tarihe kadar başı açık olan eşlerin örtündüklerini, selamlaşmanın ‘merhaba’ ya da ‘günaydın’dan ‘selamünaleyküm’e dönüştüğünü, içki içenlerin kamuya açık yerlerde içmekten imtina ettiklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda’ olduğunu, ramazanda oruçlu olunmasa bile oruçluymuş  gibi davranıldığını, işyerinde Zaman gazetesi bulundurmanın ya da dini cemaat toplantılarına katılmanın zorunlu hale geldiğini, laik ya da sol sendikalardan istifa edilip iktidar yanlısı sendikalara üye olunduğunu anlattılar.”

‘Örtünme baskısı’
Araştırmaya göre, toplumda zaten mevcut olan, farklı kimliklere karşı uygulanan baskı ve ayrımcılık, küçük kentlerde AKP tarafından atanmış kadroların icraatları ve cemaatlerin faaliyetleriyle birleşip Türkiye’nin geleceği hakkında kaygı veren bir ortam yaratıyor.
Algılama, kişinin değer dünyasıyla bağlantılı olduğundan kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Örneğin, İstanbul’un anonim ortamında yaşayan ve bireysel tercihlerine nispeten karışılmayanların “baskı” olarak nitelendireceği konuların bir kısmı, Erzurumlularca baskı şeklinde algılanmıyor.
Liseli bir erkek öğrenci, başı açık kızları daha güzel buluyor, ancak, evlendiğinde karısının örtülü olmasını istiyordu. Kendi tercihiyle, yaşadığı toplumun normları arasındaki bu kopukluk, ona hiç de tuhaf gözükmüyor, toplumsal normların yaşamını yönetmesini “baskı” olarak algılamıyordu. “Sonuçta”, diyordu, “İnsan çevresine uyum sağlamalı.”

Liseli kızın durumu
Liseli bir genç kız okulu bitirdikten sonra, örtünmesi için ailesinin kendisine baskı yaptığından şikâyet edip, daha sonra sınıfında oruç tutmayan tek bir öğrenci olduğundan, sınıfça bu öğrenciye günaha girdiğini söylediklerinden, bir iki gün sonra onun da oruç tutmaya başladığından gururla söz ediyor.
Liseli kız, ‘baskı’ unsurunu dünyasının sınırları içinde algılıyor, anlattığı her iki olayın da aynı “baskı” kategorisine dahil edilebileceğini fark edemiyordu.

Araştırmayı kimler ve nasıl yaptı?
“Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adlı araştırma, Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın sorumluluğunda yürütüldü. Gazeteciler İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener de araştırmayı gerçekleştirdi.
Araştırmaya, Açık Toplum Enstitüsü Direktörü Hakan Altınay, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Yeşim Arat ve Prof. Dr. Hakan Yılmaz, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel de katkı sağladı.
Araştırma, Aralık 2007-Temmuz 2008 tarihleri arasında Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Sivas, Batman, Trabzon, Denizli, Aydın, Eskişehir, Adapazarı (Sakarya) ve Balıkesir olmak üzere 12 Anadolu kenti ile büyük göç alan İstanbul Sultanbeyli ve Bağcılar ilçelerinde yüz yüze mülakat yöntemiyle yapıldı.
Her ilde 3-4 gün süreyle 265’i erkek, 136’sı kadın olmak üzere toplam 401 kişi ile görüşüldü.

‘Çevre baskısından uzak yaşamak zor’
Araştırmaya göre, konu olan kentlerin çoğunda farklı bir kimlikle yaşamak, herkes gibi olmak yerine bireysel yeteneklerin ve tahayyüllerin ön plana çıkabileceği kişisel bir vaha yaratmak, çevre baskısından uzak bir yaşam alanı kurmak oldukça zor.
Sünni-Türk çoğunluğu da diğer tüm kesimlerin hak taleplerine duyarsız kalıyor. Daha da önemlisi, bireyin kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğramadan devletin sunduğu istihdam ve hizmet olanaklarından eşit yararlandığı bir yapı mevcut değil.
Anadolu kentlerinde dinlenen hikayeler, tüm vatandaşlarına eşit mesafede duran ve eşit hizmet götüren bir “legal-rasyonel otorite” eksikliğinin, bireyi iktidarlara ve iktidarlara yakın duran örgütlenmelere bağımlı kıldığını gösteriyor. Kamusal alan, iktidar partisinin ve iktidarı destekleyen örgütlenmelerin kendi menfaatlerine göre şekillendirildiği bir ortama dönüşüyor.
Birey, iktidar odaklarına eklemlenmeyi tercih etmek zorunda kalıyor.

Gülen cemaati için ne düşünüyorlar?
Araştırmacılar, mülakat yaptıkları kişilerin, araştırma alanına girmediği halde, Fethullah Gülen cemaatinin okul, mahalle ve bürokraside etkinliğinden söz ettiklerini belirtti.
Mülakat yapılanların şöyle devam ediyor: “Kentlerdeki kanaat önderleri ve medya kurumları tarafından benimsenen ‘demokrat ve ılımlı’ tavrının, tabanda yerini taşralı muhafazakâr, baskıcı ve ayrımcı kişiliklere bıraktığı, bu kişilerin taşradaki faaliyetlerinin Anadolu kentlerinde zaten mevcut olan baskıcı muhafazakârlığı daha da derinleştirdiği kanısındayız.”
Araştırmacılar,  şu görüşleri ileri sürüyor: “Diğer tüm örgütlerin tabi olduğu saydamlık ilkelerinin, bu oluşuma da uygulanması gerektiği kanısındayız.
Fethullah Gülen cemaatinin, kamu yönetimi açısından sorunlu gördüğümüz bir diğer yönü, eğitim alanındaki faaliyetleri. Cemaate ait dershane, yurt ve ‘Işık Evleri’nin ilkokuldan başlayarak tüm eğitim kademelerindeki öğrencileri, kendi dünya görüşü doğrultusunda şekillendirmesinin de hiçbir denetime tabi tutulmaması kabul edilebilir değildir.”

2006’da ‘Laiklere baskı yok’ % 83 çıktı
TESEV desteği ile 2006 yılında Prof. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu, “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Buna göre, Türkiye’de şeriat düzeni isteyenlerin sayısı azalırken, laikliğin tehdit altında olmadığını düşünenlerin sayısının arttığı belirtilmişti.
Prof. Toprak’ın araştırmasında, 1999 yılında, “Türkiye’de şeriata dayalı bir din devleti ister miydiniz?” sorusuna “Evet” yanıtını verenlerin oranı yüzde 21 iken, bu rakam 2006 yılında yüzde 9’a gerilemişti.
Aynı dönemde, “Türkiye’de son 10-15 yıl içinde köktendinciliğin yükseldiği görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna “Hayır” diyenlerin oranı ise yüzde 61.3 olarak belirlenmişti.
Araştırmaya göre, 1999’da Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı yüzde 42.4 iken, bu oran 2006 yılında yüzde 17’ye gerilemişti.
Araştırmaya katılanların yüzde 83’ü ise Türkiye’de dindar çevrelerin laik çevrelere baskı yapmadığı görüşünde birleşmişti.
Araştırma, Türkiye’de türban, başörtüsü veya çarşaf kullananların sayısında da bir azalma olduğunu ortaya koymuştu.

‘Alevilere iş verilmiyor’
Araştırmacılar, sonuç ve öneri bölümünde, “Ortaya çıkan bu tablonun çoğulcu demokrasi kriterleri açısından vahim olduğu kanısındayız” görüşünü dile getiriyorlar.
Araştırmada, gidilen kentlerde Alevilerin ve Romanların, belediyelerin kendilerine iş vermediğinden ve yoğun yaşadıkları bölgeye hizmet götürülmemesinden şikayetçi oldukları belirtiliyor.
Alevilerin, çocuklarına okullarda kimliklerini söylememelerini tembihlemeleri, Alevi oldukları anlaşılmasın diye ramazanda oruç tutmaları gibi olgular nedeniyle araştırmacılar, Türkiye’de özellikle kadınlar ve Aleviler için pozitif ayrımcılık ilkelerinin benimsenmesinin üzerinde duruyor.

Ombudsman kurumu
Araştırmadan çıkan bir başka sonuç şöyle: Anadolu kentleri, bireyselliğe pek yer bırakmayan, kadın-erkek herkesin konformizme zorlandığı bir toplumsal yapıyı barındırıyor.
Hem bu araştırmadan hem de daha önce yürütülmüş çalışmalardan çıkan sonuç; Sünni-Türk çoğunluğun diğer tüm kesimlerin hak taleplerine duyarsız kaldığı  yönünde.
Dolayısıyla, ombudsman kurumunun oluşturulmasını, bu kurumun her yıl rapor yayınlamasını ve şikayetleri ve bu şikayetler konusunda ne yapıldığının kamuoyu ile paylaşılması gerekliliğinin üzerinde duruluyor.


TÜRK MANKENLERİ GÜZEL VE İNCE

Ünlü Yıldız Penelope Cruz’un Kız Kardeşi Monica Cruz, Mango’nun İstanbul Maslak Power Center’da Düzenlediği Defilede Konuk Olarak Yer Alırken Rahat Tavırları ile Dikkat Çekti.

ÜNLÜ YILDIZ PENELOPE CRUZ’UN KIZ KARDEŞİ MONİCA CRUZ, MANGO’NUN İSTANBUL MASLAK POWER CENTER’DA DÜZENLEDİĞİ DEFİLEDE KONUK OLARAK YER ALIRKEN RAHAT TAVIRLARI İLE DİKKAT ÇEKTİ.

Bir erkek arkadaşı ile defileyi ön sıralardan izleyen Monica Cruz, defile sonrası verilen partide dekolte pozlar verse de gazetecilerin ilgisine aldırış etmedi. Birbiri ardına patlayan flaşlar sonrası üzerini söyle bir toplayan Monica Cruz, bacak ve göğüs dekolteleri ile yürek hoplattı. Cruz, Türk mankenlerini çok güzel ve ince bulduğunu soyledi


İnsanları görüntümle etkileyeceğim

Belçika’nın ‘büyükelçilik’ ile onurlandırdığı Hadise, katılacağı Eurovision’la ilgili bir basın toplantısı düzenledi. İşte ‘İnsanları görüntümle etkileyeceğim’ diyen Hadise’nin açıklamaları:

- Cebimize hiçbir şey girmiyor. Türkiye’yi para için temsil etmiyorum.

- Görüntüm ile insanları etkilemek istiyorum.

- Eurovision’u herkes yaşayamaz. Kazanırsam büyük parti vereceğim.

- ‘Neden Belçika’yı temsil etmiyorsun’ diye soruyorlar ama gülerek söylüyorlar kızarak değil. Ben de onlara ‘12 puan vermezseniz bir daha Belçika’ya dönmem’ diyorum.


Aysun’un sevgilisi ölümden döndü

İki yıldır Aysun Kayacı ile aşk yaşayan Ozan Sevindik, Beyoğlu Tarlabaşı Bulvarı’nda bir taksicinin gazabına uğrayıp 15-20 metre yerlerde sürüklendi. Ölümle burun buruna geldi.

1-Açsana kapıyı diye bağırdı
FOX TV ‘deki ‘Bizden Kaçmaz’ programının kameraları tarafından görüntülenen dehşet dakikaları Ozan Sevindik’in bir taksiyi çevirmesiyle başladı. Fox muhabiri Halit Aydıngöz, Ozan Sevindik’e ‘İyi geceler’ diyerek mikrofon uzatirken Sevindik binmek için taksinin kapısına asıldı. Kapı açılmayınca ‘Açsana kapıyı’diye bağırdı.

2- Dur lan ne yapıyorsun
Taksici hafif alkollü olan ve sevgilisi Aysun Kayacı ile aralarının açık olduğu söylenen Ozan Sevindik’i taksisine almak istemeyince Sevindik’in eli kapıda kaldı

3-Taksici gazladı
‘Dur lan ne yapıyorsun, elim kapıda kaldı!’ diye bağıran Ozan Sevindik’in feryatlarına kulak tıkayan taksici gaza basıp kaçmaya başladı

4-Yerlerde sürüklendi
Ozan Sevindik geceyarısı Taksim Tarlabaşı Bulvarı’nda metrelerce sürüklenmeye başladı. Arkadan gelen başka bir taksi son anda Sevindik’i ezmekten kurtuldu.

5-Kafaüstü yere çakıldı
Kafa üstü yere çakılan Ozan Sevindik’i görenler, ‘Verilmiş sadakası varmış! ölümden döndü dediler. Esnaf Odaları Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Silahyürek, taksi şöförünü kınayarak , ‘Şikayet gelirse kurul toplanır taksiciye meslekten men cezası bile verilebilir’ dedi.


“Hande ve Demet’e rakibim”

“Hande ve Demet’e rakibim”

Nilay Dorsa, Hande Yener ve Demet Akalın’a meydan okudu.
İstanbullu manken Nilay Dorsa, İzmir’in sevilen eğlence mekanı Lobby’de Dj’lik yaptı.

Mekanın Dj kabininde beyaz dekolte kıyafetiyle göz kamaştıran Dorsa, son günlerin hit parçalarını çalarak şarkılara eşlik etti. Hareketli şarkılarla eğlenceseverlere coşturan Dorsa, hayranlarının verdiği poşuyu başına sararak programını sürdürdü. Eğlence mekanını dolduran yüzlerce müziksever, Dorsa’nın çaldığı şarkılarla dans ederek adeta kendilerinden geçti. Dorsa, eğlence mekanında sabahın ilk ışıklarına kadar müzikseverleri eğlendirdi.

Bir televizyon kanalında yapacağı programla tanınmış şarkıcılara meydan okuyan Nilay Dorsa, “Formatı şimdiye kadar yapılan programlardan çok farklı. İçinde bol müzik ve eğlencenin olacağı programla başta Hande Yener ve Demet Akalın’a rakibim” dedi.


İşte dünyanın en güzel kızı!

İşte dünyanın en güzel kızı!

Bu yıl Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde yapılan dünya güzellik yarışması “Miss World 2008″de, Rus güzel Kseniya Sukhinova birinci oldu.

Türkiye’yi Leyla Lidya Tuğutlu’nun temsil ettiği bu yıl 58′incisi düzenlenen yarışmada, 21 yaşındaki sarışın Rus güzel Kseniya Sukhinova, 109 aday arasında birincilik tacını giydi.

Uluslararası güzellik yarışmalarının en eskisi olan “Miss World”, bu yıl yapıldığı Johannesburg’da 180 ülkeden yayın yapılırken, yarışmayı yaklaşık 2 milyar kişinin izlediği tahmin ediliyor.


Hesabı kim ödeyecek?

Efendim maçtan önce Lincoln kampa akrabasını, H.Şükür’de kızını getirmiş. Buna çok kızan Kalli efendi de ikisini de takım maç kampında iken kadro dışı bırakmış.

Bütün hafta 2 düşünce üzerinde tartışıp duracağız. İlk düşünce “aferin Kalli’ye, bu şımarıklara fırsat vermedi” diyecek iken diğer düşünce ise “yahu kardeşim bu işin cezası maçtan önce değil maçtan sonra kesilir” diyecek. Ve Kalli’nin bu kararı maçın önüne geçecek.

Ben hangi düşüncede miyim? Şu veya bu demek yerine ben olaylara meseller ile yaklaşıp cevap verme taraftarıyım. Şöyle ki tüm dünyada en iyi 3 teknik adam kim diye sorsanız cevap verenlerin belki de hepsi ilk üç arasına Capello’yu sokar.

Capello Real Madrid’in başına geldiğinde futbolcuları ile ilk toplantısında onlara ;

- Benim için isim, yıldız önemli değil. Çalışan formayı alır… demişti. Daha sonra hepimizin hatırlayacağı gibi David Beckham ile sorun yaşamıştı. O günleri şöyle bir gözünüzün önüne getirecek olursanız Real tarihinin en kötü futbolunu oynayarak maçları 1-0 alıyordu. Ne oynanan futboldan ne de alınan sonuçlardan memnun olan yoktu. Ama Capello nuh deyip peygamber demiyordu. Taa ki o güne kadar. O gün Capello futbolcularının “burası ilkokul değil” sözlerinden sonra ertesi günkü maç kadrosuna Beckham’ı aldı ama yedek oturttu. Maç kötü giderken oyuna Beckham’ı aldı ve Real o maçı kazanarak sezon sonunda şampiyon oldu.

Peki bugün Capello nerede? Real Madrid’ten kovuldu ve boşta. Capello boşta kalır mı? Tabi ki hayır ama artık Capello’nun sicilinde “Real’den kovuldu” yazıyor.

Kalli efendi bu yazıyı maç oynanırken yazıyorum yani bu maçın sonucunu bilmiyorum. İster kazan ister kaybet ama bil ki burası ilkokul değil. Burası 15 yıl önceki Galatasaray’da değil. Çünkü o zaman ne bu ülkede futbol bu kadar ekonomik getirisi olan bir spordu ne de o kadroda takımı istediği takdirde sana karşı cephe aldırabilecek isimler vardı. O kadroda H.Şükür vardı ama o H.Şükür bugünkü kulis gücünde değildi, daha yeni tıfıl bir çocuktu.

Diyeceğim o dur ki Lincoln bu kulübün bugüne kadar ki en pahalı transferi. Ve Kalli efendi sen bu adamı alırken her gittiği takımda ilk 5 haftadan sonra sorun çıkarttığını biliyordun. 10 numara olmanın verdiği şımarıklık hakkını sonuna kadar kullandığını biliyordun. Herkes antrenmanlarda bilmem kaç kilometre koşarken onun işi birkaç metre ile bitirdiğini de biliyordun. Onu alırken sana “bir daha yapmayacağım” diye söz mü verdi? Hiçççç sanmıyorum.

Maçtan sonra Lincoln yönetime “ben gitmek istiyorum” derse ödenen onca parayı sen kendi cebinden mi çıkarıp vereceksin? Onca para diyorum zira Lincoln’un öyle bir konrato var ki sormayın gitsin. Adam kendi adı ile satılan formalardan bile pay alıyor.

Benim sorum basit : Lincoln “gidiyorum” derse bunun hesabını kim verecek? Kimse kalkıp “Galatasaray büyük camiadır. Kimler geldi, kimler geçti” gibi geyik laflar etmesin zira istediğiniz adamı istediğiniz anda bu ülkeye getiremediğiniz ortada. Üç kuruş parayı bir araya getirip böyle bir adamı bu ülkeye getirebilmişken kalkıp da maçtan önce kadro dışı bırakmak neyin nesidir yahu kafam basmıyor. Yanlış mı yaptı? Maçta oynat sonra kes para cezasını oldu bitti.

Bakın sayın Kalli eğer bu takım bu sezon şampiyon olup şampiyonlar ligine gidemez ise kulübün iflas edeceğini biliyorsunuzdur umarım. Lütfen böyle ilkokulvari cezaları PAF takıma verin, trilyonluk futbolculara değil. Ve bu kulübün geleceği ile oynamayın. 75 yaşında olmanız size istediğiniz herşeyi yapabilme yetkisini vermez. Haa içeriden biri “istediğini yapabilirsin” dediyse o ayrııııı…


Milli Takımda sorun defans ve forvette!..

Türk Milli takımını analiz etme gayreti ile Uruguay maçını izlerken, giren çıkan oyuncuların bolluğu ve kalitesi ilk bakışta takımımızın ne kadar etkin bir kadro yapısına sahip olduğu izlenimi yaratsa da, takımın oyun kurgusu ve kilit noktalardaki yanlış adam tercihi gözümüze bir çıban gibi battı.

Bir kere takımın orta sahası çok zengin. Arda çıkıyor, Emre Belezoğlu çıkıyor, Yıldıray çıkıyor, Ayhan giriyor, Tuncay giriyor, Tümer giriyor ne bileyim Hamit giriyor ve daha yedek kulübesinde kaliteli bir isim de bulunabiliyor.

Ama forvet ve defansın özellikle göbeği Allah”a emanet.

İlk önce defans dersek;

Uruguay”ın, Portekiz ekolüyle oynadığından dem vuran Fatih Terim”e şunu sormak isterim;

“Tam bir Portekiz hazırlık maçı olabilecek bir müsabakada defansın göbeği Gökhan Zan ve Emre Aşık mı olmalıydı? Yani bugün Portekiz ile maçımız olsaydı bu 11′i mi tercih edecektin? “

Servet”in yokluğunda burada Gökhan Zan yerine Emre Güngör düşünülemez miydi?

Song gibi bir markayı takımdan keserek büyük çıkış yakalayan ve Galatasaray”ın şampiyonluğunda önemli payı olan Emre bu maçta nasıl yedek kulübesinde oturuyor?

Şayet Terim elindeki defans oyuncularını akıllıca kullanırsa defanstaki sıkıntılar çözümlenir.

Ama forvet, daha doğrusu santrafor özelliği taşıyan Mevlüt ve Semih”e güvenip final hedefleyenlerin de aklına şaşarım.

Ümit Karan ve Fatih Tekke”yi unutup Semih ve Mevlüt”e güvenenler oynanan iki hazırlık maçında golleri orta saha, defans ve santraforların arkasında oynayan forvet Nihat”tan geldiğini görüp belki ne büyük hata içinde olduklarını anlaralar.

Bu takımda her şeyden önce sabit ve çakılı santrafor oynayabilecek kalitede bir golcü yok. Atarsa yine ileri uçta Nihat atar.

Uruguay maçında da, Slovakya maçında da ortaya çıkan gerçek bana göre bu.



DOST LiNKLER: > ForuM Forex Saglik Sorunlari lcd televizyon sehpasi film izle online film izle sinema izle ucretsiz sohbet bilgisayar servisi - toner dolum - saglik zayiflama chat siteleri cet sohbet siteleri cet sohbet siteleri mp3 indir escort bayan mirc konu anlatimi Video ndir Sohbet Chat Cografya Bilgi liseli sohbet odalar aksaray fiyatlarimodelleri.com pimapen fiyatlari sohbet chat slami Forum islam sohbet vizyon chat siteleri chat grup hepsi film izle film izle lig tv meyve sepeti knight online - yang fiyat sohbet kanallar canl sohbet karadeniz Sehidim.com Gazeteler sohbet okey film izle Divx ndir Kck Sirlar Sohbet Chat Escort Adult Forum | Damatlk modelleri | Mobilya dekorasyon kiz oyunlari Muhabbet film izle netlog Sohbet Sohbet odalar sohbet odalari sohbet online dizi izle dizi izle sohbet et Koxp Mirc sesli chat Koxp Sohbet indir prefabrik ev sohbet odalari sohbet kanallari mirc indir izlesene video Guncel Haberler 7 Gunde Sigarayi Birak